DERSİM 38’İN  MAZLUMLARINDAN

SEYİT QASIM’E ALQAZİ

SEYFİ MUXÛNDÎ

Osmanlı imparatorluğunun yıkılması ve yerine Türkiye  Cumhuriyetinin oluşması bir dönüm noktası özellikle  Alevi Kızılbaşlar için de bir Miladi takvim olmuştur. Cumhuriyetin Saltanatı kaldırıp yerine Laiklik “getirmesi” Aleviler için bir özgürlük gibi gösterilse de aslında bir yok oluşun başlangıcı olduğu sıradan halk farkında değildi yada farkında değil görünmeyi tercih ediyordu: O dönemin bazı Alevi önderleri ise sistemin sözde sunulan veli nimetlerinin parlaklığına aldanıp kültürün binlerce yıl ki oluşumunun yok oluşunu seyrediyorlardı. Bu kişiler ya Mustafa Kemali Alevi Bektaşi yapıyor ya Hızır yada daha ileri gidip Hacı Bektaşi Veli’nin son donu olarak gösterip halka hayali sempatiler yaratmanın yollarını arıyorlardı. Babasının Ali Rıza, annesinin Zübeyde Kardeşinin Makbule olması nedeni ile Atatürk ailesine Alevi kimliği biçilmeye çalışılmıştır.

TEKKE VE ZİYAVELERİN KAPAILMASI:

Madde l - Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak Şeyhinin tasarrufu altında, gerek diğer suretlerle tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler, sahiplerinin diğer şekilde temellük ve tasar ruf haklan baki kalmak (yani başka maksatlar için kullanılmak) üzere kâmilen kapatılmışlardır. Bunlardan mevzu usulü dahilinde halen cami veya mescit olarak kullanılanlar ipka edilir.
Bilûmum tarikatlarla, Şeyhlik, Dervişlik, Müritlik, Dedelik, Seyitlik, Çelebilik, Babalık, Emirlik, Naiplik, Halifelik, büyücülük, üfürükçülük, falcılık ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle, bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iksâsı (elbise giyilmesi) memnudur

Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Selâtine (Padişahlara, Sultanlara) ait, ve ya bir tarikata (dini tarikata) ve yahut cerri menfaata (Çıkarcılığa) müstenit olanlarla, bilûmum sair türbeler mesdut (kapatılmış) ve türbedarlıklar mülgadır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri veya türbeleri açanlar veya bunları yeniden ihdas edenler veya tarikat âyini icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hizmetleri ifa veya kıyafeti iksâ edenler (elbise giyenler) üç aydan eksik olmamak üzere hapse ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezasına çarptırılırlar.

 
Madde-2-
İş bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde-3–
Bu kanunun icrasına Vekiller Heyeti memurdur.

 

Oysa Tekke ve Zaviyeler kanunu Şeyhlik, dervişlik, dedelik, pirlik, seyitlik, Mecusilik gibi kurumları yasaklamış ama Cami imamlığı yada müfitlik veya müezzinlik gibi dini oluşumları yasaklama yada sınır koyma şöyle dursun bilakis yasal garanti altına almış ve desteklenip teşvik edilmiştir. Diyanet Kurumunu ve ona bağlı İmam hatip liselerine yasal statü kazandırmıştır.   İlahiyat Fakültesini Çağdaş olan birçok Fakülteden daha önce açmıştır.

Bu yasal uygulamalara uymayan etmeyenler hakkında acımasız uygulamalar ve takipler oluşturmuştur. Ya sürgün ya cezaevi yada değişik linçler uygulatılmıştır.  O dönemde Cumhuriyetin henüz başlangıç zayıf ve fakir olmasına rağmen güçlü bir istihbarat sistemi oluşturup yasalara uymayanlar hakında kısa bir süre içinde haberdar olunmuştur. Haklarında gerekli raporlar tutulmuş. Yeri ve zamanı gelince gerekli cezalar uygulanmıştır. Suni örgütlenme yasal boyuta çekilip cami ve imamların önderliğinde imkanlar sunulmuştur.

Buna uymayan Alevi Kızılbaşların başına gelenler ile ilgili anlatım ve belgeler hemen hemen her evde olmasa da her köyde bir örneğini bulmak mümkün. Gerek talipler gerek pirler buna maruz kalmışlardır. En acımasız cezayı da Pirler ve evlerinde cem yaptıran talipler çekmişlerdir. Aldıkları en hafif caza karakolda bir araba sopa yemek olurken, daha ağırı ise cezaevi yada kara listeye alınıp günü geldiğinde (ki bu gün 38 katliamıdır) en acımasızını uygulamaktır.

Peki bu neyi getiriş ve ne hedeflenmiştir. Dönemin devlet yönetimi Osmanlının yüzlerce yıl beceremediği sunileştirme çabalarını en kurnaz ve kısa yolla hal etmekti . Alevi pirlerinin inançları yasaklanıyor. Onların kendi kitleleri olan talipleri ile olan bağları yok ediliyor. Bir pir(seyit) ancak talibi ile vardır. Eğer talip yoksa pirin ve dedenin hiçbir sıfatı yoktur. Yasaklanan seyitlik bu kanunla büyük bir darbe alır bazı dağlık köylerde  cem ibadetleri büyük gizlilik içinde yapılsa da bir çok yerleşim yerlerinde yapılamamış, unutulmaya terk edilmiştir. 1938 olayları ardında otuz yıllık suskunluk ve daha sonra altmışlı ve yetmişli sosyalist akımların gelişmesi ve Alevi gençlerin bu akıma hızla kapılmaları ve de unutulan binlerce yıllık inanç. Seksenli yıllarından sonra Alevilik yeniden harekete geçse de inançlar ibadetler cemler orijinalinden uzaklaşmış suniliğe doğru hızla yaklaşmıştır. Artık Eskiden suniler “ siz bizdensiniz” dediklerinde; Aleviler “Hayır biz sizden değiliz” derken; Bugün bu söylem tam tersine dönmüştür.”

…………………………..

…………………………..

İşte bizim Sey Qasım’ın yaşam gerçeği de bu döngü içinde olmuş. Elbette popüler bir kişilik değil ama tarihi belge olarak görülmesinde yarar var sanırım. Bu uygulamanın binlerce kurbanlarından biri olmuştur. Aşağıda yazacağımız yaşamı yukarıdaki yorumla ile bütünleştirmeyi okuyucuya bırakıyorum.

1895-1900 yılları arasında Muxundu (Darıkent) Nahiyesinin Seyitler mahallesinde Bawa Mansur’un  Esıkan kolundan, Seyit  Cafer’in oğlu olarak dünyaya gelir. Küçük yaşta babasını ve annesini kaybetmesi ağabeyi Süleyman’ın Yemen’e asker olarak gidip gelmemesi, Diğer ağabeyi  Bapir’in dört yıl askerlik; askerden döner dönmez Kuvayi Milliye ye asker olarak alınması ailesel yaşamı bir hayli etkilemiştir. Seyit Bapir’in askerden gelmesinden sonra Adana’ya çalışmaya gitmesi köyde aile geleneğini sürdüren tek kişi olarak kalır. Önce Yemene gidip dönmeyen Abisi  Süleyman’ın karısı Emine (Kız akrabası Mala Kelêxlerin kızıdır) ile evlendirilir. Çocuk olmaz ve kadın da bir süre sonra hastalanıp ölür. Onun üstüne Xodan’lı  Kalî Sendali’nin kız kardeşi Besê ile evlenir.   İmam ve Cafer adında iki oğlu olur. İkinci eşi de ölünce Xıranlı Arzê ile evlenir  (evlilikten sonra zaten dönemin kadersizliği ile üvey anne Seyit Qasım’ın kurşuna dizilmesi ile Uşağa sürgüne gider ve orada hastalanıp ölür.) Çevresinde cem ve cıvatlara katılır, pirlik yapabilme yeteneği kazanır. Toplum içinde konuşma ve dinletebilme yeteneğini geliştirir. Aynı zamanda keramet yeteneğine inanılırdı. Çok az ve kibar bir yemek yeme yapısına sahip olmasına rağmen bazı cemlerde hiç kimseyi yanaştırmadan idda üzerine on onbeş kişilik yemeği bir defada yiyip kalktığını onlarca görgü tanığından dinledim. Manekrek ve balan Seyit Veli Pir bu örneklerden bazılarıdır.Cumhuriyet’in kurulması ile yasaklanan Pirlik, dedelik, seyitlik olgusuna rağmen dinlemez Erzurum’um Hınıs ilçesinin Kanisıpi Malakulaç Armeli köylerindeki taliplerine gider. Dönemin siyasi yapılanmasının ürünü alan Muhbirler Daha varır varmaz Hınıs kaymakamlığına bildirmişlerdir. Hınıs’ta kendi taliplerinin gözü önünde binlerce yıl kutsal saydıkları bir soyun evladına (Evladé Resul) kelepçeyi takarak adi bir suçlu gibi döve , döve götürüp içeri atarlar. “ En çok ta kelepçeyi takıp götürmeleri onurumuza dokundu. Sey Qasım’ı götürünce köyde herkes ağladı.” (Kanîsisi Köyüne Heci Gavan (110 yaş) ve Şerif Topbaş (90 yaş) [söz konusu tanıklar 1997 yılında vefat ettiler]

“Sey Qasım’ı götürünce Bizim köyün Begordi nin yanında Goma Husî Feqê nin önünden geçip gittiler. Eli kelepçeliydi bir elinde de temburi vardı. Sonradan duyduk ki ‘Bu şeytan işini bir daha çalmayasın’ diye deynekle döve döve parmaklarını kırmışlar.” ( Nigar Güngör aktaran kızı Nedime Şenkaya)

Üç ay Hınıs üç ay kadar da  Mazgirt olmak üzere Altı ay içerde kalır o dönemin parası ile 200 liralık da para cezası verilir. Çıktıktan sonra Muxûndû’ya döner ama artık devletin gözünde bir potansiyel suçludur. Her hareketi takip altındadır. İşbirlikçi ajanlar tarafından kara listeye alınmıştır. Buna rağmen yinede Alevi Kızılbaş inanç geleneğini sürdürme inanç ve davranışından vazgeçmez. Her fırsatta ibadet geleneğini yerine getirir. Tekrar Hınıs’a ve Karlıova ya gider. Geldikten sonra tekrar tutuklanır. Ama bu kez içerde çok kalmaz kısa bir sürede salınır. Yalnız her gün köyde olduğuna dair karakola görünme zorunluluğuna tabi tutulur. İki yıl kadar bu uygulamaya tabi tutulduktan sonra uygulamaya son verilir.

Artık 1938 yaklaşmış Dersim üzerinde kara bulutlar yoğunlaşmaya başlamıştır. Adları kara listeye alınanlar bir bir tutuklanıp henüz dönüşü olmayan ve orada ne yapıldığı bilinmeyen Mazgirt’e yollanıyor. Bir yaz sabahı yeni elbiselerini giyen Sey Qasım Gaz Mezrasından Muxûndû’ye gitmek ister. Ağabeyi Sey Bapir “Bugün gitme ortalık çok karışık” der. O da “Benim bir şeyim yok ki ne diyecekler.” Der ve yola çıkar. Seyit Bapir defalarca ardında çağırmasına rağmen gitmeye devam eder. Komşusu Sey Şükrü’de yana takılıp giderler. Muxûndû’ya varır varmaz tutuklanırlar ve doğru Mazgirt’e gönderilirler. Artık bu ikisi için de son yolculuk olarak görünür. Akşama orada olurlar. Gerisini garip bir tesadüfle kurtulan Sey Şükrünün ağzından dinleyelim. “Bizi Mazgirt’e götürdüklerinde artık karanlık olmuştu. Hepimizi bir yarın kenarına koyun gibi dayadılar etrafımıza da askerleri sıralamışlardı. Kimse de çıt çıkmıyordu. Bazen az öteki guruplarda bağırma ağlama sesleri ve silah sesleri geliyordu o kadar. Çevreden burnumuza leş kokuları geliyordu ama ne olduğunu anlayamadık. Sabah olunca hepimizi meydana topladılar. Bir yüzbaşı taşın üstüne çıktı bağıra bağıra sinirli bir hitapla konuşuyordu.  Arada ağza alınmayacak küfürleri ekleyerek konuşmasını tamamladı. Onar yirmişer kişilik guruplara ayırarak tek sıra halinde komutanın önünde geçiyorduk. Komutan gayet gergindi. Tam bana sıra gelmişti ki komutanın yanında duran yerli ajanlardan biri olan yada (bazı anlatımlara göre de sırf kendi kurtarmak isteyen tutuklunun kendini kurtarmak için sarf ettiği son sözler ki o dönemin tanıkları ikinci ihtimali daha da çok öne sürdürdüler) Kali Efendi (Kalê Aledîn) ‘Aha qomutanım a bu da Seyittir.!’ Dedi. Komutan ‘Ulan şerefsiz görmüyor musun artık kurşuna gidiyor daha ne konuşuyorsun.’ Dedi. Der demez beni kolumdan tutup sıradan çıkardı onu da benim yerime koydu. Adam bağırdı çağırdı yalvardı. Nafile a ben de öyle kurtuldum. Kimse inanmadı ama gerçek bu. Babam ötekilerini guruplar halinde ağır makineye verdiler. Allah göstermesin yer gök inledi. Derede resmen su gibi kan aktı. Olaydan sonra zaten infazlar durduruldu emri geldi. Bizi saldılar eve geldim hastalandım tam üç ay konuşamadım. Dilim tutulmuştu, hastalandım bir yıl kendime gelemedim. Herkes beni ölecek sandı.”  Aynı dönemde son anda infazdan kurtulan bir çok kişi aylarca hastalanıp yatağa düşerler. “Bu götürülenlerin suçu neydi?” diye sorduğumda Muxundu Dawan köyünde Heci Cowey Ore “Vala Mala Bılo hariç onlar ağaydı Zlumkardılar, hiç birinin suçu da yoktu Bu götürülenler toplum içinde nufus (sözü geçerli) sahibi insanlardı. Bunlar suçu olmasa da bilerek toplatıldı.”  dedi.  Daha sonra cesetlerin alınmasına ve toplu gömülmesine dahi izin verilmez. Her tarafı koku sarar. Zaten izin verilse dahi cenaze yakınları gelip alamazlardı, çünkü hepsi de sürgüne yollanmıştı. Sey Qasımın abisinin eşi Ana Melek’in anlattığına göre “38 den sonra mezraları boşalttılar. Bizi de Kardere’ye gönderdiler. Önümüz yazdı bazen Mazgirt tarafından (25 km.) rüzgar geldiği zaman koku bize kadar geliyordu. Hükümet cenazeleri gömme izni verdiğinde Sey Bapir gitti boş geldi.  ‘Kokudan getirmek mümkün değil yüzü dahi tanınmıyor sadece ceketinden tanıdım’ dedi.”  Olaydan sonra Sey Qasımın eşi ve çocukları Uşak’ın merkez Karaağaç Köyüne sürgüne gönderilir. Sey Bapir ise Dönemin nahiye Müdürüne beş altın rüşvet vererek sürgüne gönderilmekten kurtarır ama yine de mezra boşaltılır. Karadamar olan soyadları değiştirilip Elaldı yapılır. İki yıl kadar kayınpederinin köyü olan Kardereye (Kar) ikamet zorunluluğu getirilir. ika Merak ve korkudan her iki kardeş de verem hastalığına yakalanır. İmam Uşak’ta ölür. Cafer Sürgün dönüşü evlenir ama veremin yaptığı tahribattan dolayı çocukları olamaz.

Her evde buna benzer  bir hikaye var. Ama bize düşen bu tür tarihi belgelerin unutulmamasını sağlamak ve onları tarihe kaydetmektir ve gelecekte geçmişimizi aktarmaktır. ACI DA OLSA O BİZİM TARİHİ KAYNAKLARIMIZ VE UNUULMAMASI GEREKİR.

Kaynak kişiler:

1)   Sêy Şukıre Zeynê(92) (Şükrü Ekinci) Muxundu- Gaz Ölüm  1986

2)   Melek Elaldı(91) (Seyit Bapirin eşi )   Muxundu- Gaz Ölüm   2004

3)   Seyit Bapir Elaldı(92)(sey Qasım’ın Kardeşi) Muxundi- Gaz Ölüm 1979

4)   Haci Yıldırım (82)( Heci Cowey Ore) (Dönem ajanı Ali Yıldırımın Yeğeni) Muxundi- Dawan Ölüm 2005

5)   İpek Elaldı (72) sağ (Sey Qasım’ın gelini)

6)   Ali Elaldı(77)(Seit Bapir’in oğlu) Muxundi- Gaz

7)   Hacı Ağgöz( Heci Gavan)(110) Erzurum Hınıs-Kanisıpi Ölüm 2001

8)   Nigar Güngör  Hınıs- Begordi(aktaran kızı Nedime Şenkaya)

9)   Şerif Topbaş(86)( Hınıs-Kanisıpi) Ölüm 1997                                              

         SEYFİ MUXÛNDÎ


02.12.2007 / Gomanweb