YASAKLI COĞRAFYADA ÇOCUK OLMAK–13

 

SÜLEYMAN DOĞAN (TEMAN-SEYİDAN)

 

Delil Doğan’ın şehadetinin 30’unucu yıldönümü dolayısıyla:

Bir şafak vakti, kanı şafak kızıllığına karıştı.  O gün güneş doğmakta tereddüt etti. Tohum toprağa karışmıştı. Tohumun boy vermesi gerekliydi ve o gün bir başka doğdu güneş bir başka ısıttı toprağı,  bir başka aydınlattı ortalığı. Böyle bir şafak vakti Delil Doğan katledildi. Ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Unutmadık, unutturmayacağız.

 

BİZİM KARAOĞLAN-2-

Bizim Karaoğlan demiştik. Evde kendi aramızda MAKLİ dediğimiz bizim Karaoğlan, yani Sevgili MAZLUM DOĞAN, Karakoçan’da yaşanan olayın akabinde, Delil’le beraber Dersim’e gelmek zorunda kalmışlardı. Dersime ayak basar basmaz ilk iş olarak hastanede beni ziyaret etmeğe gelmişlerdi. Ama ziyaret saati bitmiş; saat beşi geçince kapıdaki zat zorluk çıkarmış. Belki de bir şeyler istemiştir, bundan dolayı zorluk çıkarmış olabilir. Tabi gardaşım (Delil) hiç böyle engel tanır mı(?) illaki gireceğim demiş. Üstelik ’’biz Karakoçan’dan geliyoruz, ancak yetiştirebildik’’ der. Görevli “olmaz!” der. Gardaşım içeri dalar. Görevli müdahale etmek ister fakat Delil´in döner tekmesini ensesinde görür, yere düşer. Hemen Mazlum araya girer, görevliyi daha fazla hırpalamasını engeller.
Çaresiz kalan görevli Mazluma döner ’’sen bunun neyi oluyorsun?’’ diye sorar. Mazlum, abisi olduğunu açıklar. Görevli kim kimin abisi olup olamayacağına pek bir anlam vermese de ( Çünkü görevli şöyle bir Mazlum’a bakmış bir de Delil’e bakmış, kim kimden büyük anlam verememiş haklı olarak.) canı yandığı için ve başka çaresi olmadığından dolayı Mazlum’un dediklerine inanmaktan başka bir seçeneği kalmamış..
Görevli kişi, Mazlum’a:
’’O zaman sen gir içeriye. Yalnız bu adam girmeyecek’’ diyerek anlaşırlar.
Gardaşım Delil, Mazlum’a dönerek:
’’Bu kıyağımı unutmayın; ben olmasam kimse seni içeri almazdı, o adiye de selam söyle, ne bok varmış gelmiş hastaneye, çabuk çıksın(!) HUSÎ UZEVΒnin bahçesinde şarap içeceğiz!’’ der.
Mazlum’la görüşürken gardaşımı sordum, ne yapıyor(?) diye.
Mazlum:
’’O da burada ama kapıda kaldı. Görevliyi dövdü, zor aldım elinden. Sana da küfür etti. Çabuk cıksın HUSÎ ÛZEVΒnin bahçesine gideceğiz’’ dedi. Bir güzel güldük. Husê Uzevê’nin Bahçesi Karakocan’ın batısında Dilimili’nin alt kısmında Oxî deresinin kenarında. Sık kavak ağaçlarının biri birine inat gök yüzüne dimdik uzandığı, sudan dolayı da yeşilliğinin hiç eksik olmadığı, sürekli bülbülün , kuşların birilerinin kalkıp birilerinin konduğu, serin ve sakin bir yer.

Sonra ben Hastaneden cıktım; raporlu olduğum için zannedersem 26 gün sonra okula gittim.

 

Çocukluğum Mazlum’la birlikte geçtiği yer Goman, Seydan mezrası. Son zamanlarda onlar Karakoçan’da kalıyorlardı. Onların Karakoçan’a taşınmaları ilişkilerin kopmasına neden olamadı. Yazın genellikle bağ mevsiminde köye gelirlerdi. Mazlumların güzel bir üzüm bağı vardı. Eskiden bağlar beklenirdi. Bizim Teman ve Seydan’lıların bağları hepsi yan yana ve o mevkiye REZAN (Bağlar) denir. Tam karşımızdaki diğer dağın bize bakan yüzünde de Gomlıların bağı vardı. Oraya da Tapê Gomê derler. Hatta Tapê Rengi de denilirdi. Çünkü üzümün dışında armut, elma, ayva, incir, dardağan, güjık, kara erik, kaysı benzeri meyve ağaçlarının yoğunlukta olduğu bir mevki.

 

İnsanlar bağları beklerlerdi; hatta aksamları da bağlarda yatılır. Bilhassa köpeklerin ve yabani hayvanların geceleyin üzümleri yememeleri için. Yemeden öteye berbat ediyorlardı; bir yıllık emek boşa gidiyordu.
Üzümün köylüler için önemli bir besin kaynağıydı. Kışların 6 aydan da uzun geçtiği bir yerde, yoksulluğun olduğu bir yerde bunun önemi kat ve kat artıyordu.
Üzümden elde edilen şerbet (XURÎ ), Pekmez (AQIT ), Pestil (BASTIQ) ve bir de kurutulmuş üzüm. Bunlar kış aylarında vazgeçilmez özel içecek ve yiyeceklerdi. Mutlaka her evde olurdu. Bundan dolayı üzüm bağlarının önemi büyüktü.
Mustafa amca, Keko amcalar geceleri bağda yatarlardı. Biz de daha çocuğuz, gidip bağ bekliyoruz, oyunlar oynuyoruz ve Akşama kadar bir nakaratı bağırarak tekrarlıyoruz. Bize öğretilmiş ne anlama geldiğini de bilmiyoruz. Her bağ bekleyen çocuğun söylediği bu tekrar şöyle:
"TERIM HEWAV’Ê ĞEYRÎ JI NAN Û AVÊ, KÎ DIKEVÎ NAV REZÊ MIN, DINIM XAXÊ BAVÊ "
Kızlar da şöyle söylüyor:
"TERIM HEWAVÊ ĞEYRÎ JI NAN Û AVÊ KÎ TÊ NAV REZÊ MIN GÛ DIKIM DEVÊ BAVÊ"
Bu nakaratı söyleyerek bağa bekçilik yaptığımızı duyuruyorduk. Genellikle de ağaç tepelerine çıkarak; sesimizi her tarafa duyurmak için ve görevi ilan etme şekliydi.
Bağ beklemenin apayrı bir zevki vardı; yüksek tepede mis gibi havada! Bir de bağların kesimine yakın sıcak havalar, aniden çıkan bir bulut ve yağan kısa bir yağmur; tekrar çıkan güneş ve o güneşten sonra ortaya çıkan güzellik anlatılamaz. Toprağın suya duyduğu özlem, bu özlemin de olacak ki ortalığa saçtığı mis gibi bir koku. Bu kokuyu içinize çekmeğe doyamazsınız. Bir başka güzellik, yağan yağmurun toprağın yüzeyinde yarattığı incecik bir kıkırtılı tabaka, kaymak gibi… Yalın ayakla bastığınız da ayağınızın altında hem ayağınızı okşar hem de hafiften çıkardığı hafiften his edilen kıtırtı sesi ve ayaklarınızdan yukarıya verdiği serinliğin zevkini tatmak gerekir.
Unutmadan birde uyarı yapayım(!) yağmurdan dolayı ağacın dalında kehribar rengine dönen armutlar dibe düşer bunların toplanması da ayrı bir zevk. Fakat iştahınızı kabartan kehribar rengi armudu ısırmadan önce iyice kontrol edilmesi gerekir. Onun o güzelliğini ve lezzetini senden önce daldayken tespit eden başkalarının da olduğunu unutmamak gerekir. Yoksa ilk ısırıkta ağzınızın içinde ya dilinize ya da damağınıza iğnesini batıran bir arı ile karşılaşabilirsiniz. Varın gerisini siz düşünün!

Yine bir gün böyle bağ beklerken, biz Seydanlı çocuklar ve bizim Temanlı çocuklar kavga ettik. Mazlum, Delil, Cengiz ve ben, biz Seydanlıyız. Bizim üzüm bağlarımız Temanlı akrabalarımızın bağlarının biraz daha üst tarafında. Yani bizim yerimiz yüksek. Hâkimiyet bizde; taş atmak daha kolay. Biz bunları taşa tuttuk. Birden aşağıdan yukarıya bizden büyük bir kaç ağabeyler ellerinde kocaman değneklerle geldiler. Biz topuklara kuvvet soluğu AMOJA WEYWʒnin yanında zor aldık. Biz böyle bir takviye gücü hesaba katmamıştık. Bu büyük ağabeylerin orada ne işleri var? Biz de sanıyoruz sadece bizim yaşlardaki çocuklar bağ bekliyor. Fakat hesapta olmayan adamlar çıktı.
AMOJA WEYWÊ Dersim Dimilki lehçesini konuşuyor. Yıllarca Bizimle beraber yaşadığı halde HERE WERE’yi (Kurmanci) bir türlü öğrenmemiş. Bu da anadilin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Konuşması yari Dımıli, yari bizim konuştuğumuz Kurmanci dili, harmanlayarak konuşuyor. Bizler de O’nun sayesinde Dimili lehçesinde kelimeler öğreniyoruz.
Bize bağırarak; ’’ERO ÇIKO, ERO ÇIKO?’’ diye sordu.
Biz; Teman`li çocukların bizi kovaladığını söyledik. Hemen yerinden kalktı ve
’’ERO KAMO?’’ dedi.
AMOJA WEYWÊ nin tek ’’LACÊ KÛTÎK’’ diye bir küfrü vardı, başka da hiç küfür bilmezdi. Uzlaşmacı, kavga etmesini bilmeyen, çok tatlı bir kadındı. Bir o kadar da emektardı. Amoja Weywê, ikinci evliliğini Apê Mısto’yla yapmış, İki oğlu olmuş. Biri Hasan diğeri Hüseyin. Fakat bu çocukları çiçek hastalığında kaybetmiş. (O yıllarda çiçek hastalığından çok sayıda genç yaşta insan ölmüş, bir o kadarı da gözlerini yitirmişti. Yani bir o kadar da sakat kalmıştı) Bir daha çocuğu olmamış. Amoja Weywê kocasının çocuk sahibi olması için YERESK Köyüne gidip kocasına genç bir kız alıp (Halk arasında kız kaçırma denir) geldi tek başına. İşte Weywê böyle bir kadın. Hala yaşamakta olan Weywê tahminime göre yüz yaşını devirmiştir. Biz kendisine WEYWÊ diyorduk. Dimili lehçesinde GELİN demektir. Hala Weywê yengemin asıl ismini bilmiyorum. Weywê yenge aynı zamanda İ. Halil Akyol’un halasıdır.
Bizim köyde bir Türk gelin de vardı. Biz ona GELİN derdik. Ne yazık ki onun da asıl ismini öğrenemedim. Böyle de bir durum vardı yöremizde.
Amoja Weywê bir kaç adım aşağıya doğru gitti; gelenleri görünce ’’MA WOY, LACÊ KÛTÎK EW ÇIKO?’’ diye bağırdı. Amoja Wewê’nin en kötü lafı da buydu.
Bizim Temanlı çocuklar hemen geri döndüler. Büyüklere saygı vardı. Bir de Ana Weywê’yi karşılarında görünce yapacakları bir şey kalmadı.
Biz kurtulduk Amoja Weywê’nin sayesinde. Amoja Weywê dönüp bize de bir güzel ’’LACÊ KÛTÎK’’ dedi. Rahat durmamızı tembih etti.
Mazlum bizi etrafına topladı ve:
’’ Biz bunları yine dövelim’’ dedi.
Biz ’’nasıl(?) döveriz onları, kocaman adamlar’’ dedik.
Yine gülerek ’’döveriz, döveriz! ’Bakin(!) Şimdi öyle paydosu; herkes işten eve gelmiş, istirahat ediyor. Oradan da bağlara uğramışlar üzüm yemek için. Birazdan hepsi tekrar işlerine döner. Bağların önünde bizim gibi çocuklar kalır. O zaman biz onları döveriz’’ dedi.
Biz yine:
’’O zaman onlar kavga etmeye gelmezler, korkarlar’’ dedik.
Mazlum:
’’Onun kolayı da var. Biz Cengiz’i yalnız yollarız. Cengiz gider onlara taş atar, küfreder, ’’ bakın, ben yalnızım erkekseniz gelin!’’ der. Onlar tahrik olur Cengiz’i dövmeye gelirler. Bizler de her birimiz ormanın içinde bir yerlere saklanırız Cengiz’e yakın, onlar tam tarlanın içine geldiği zaman biz saldırırız. Fakat biraz araya bir kaç saat zaman koyalım bir de hiç gürültü çıkarmayalım ki bizim gittiğimizi sansınlar. Cengiz’in tek başına olduğuna inandıralım’’ dedi.
Biz bir kaç saat bekledikten sonra. Mazlum saklanacağımız yerleri gösterdi. Biz gidip ormanların içine saklandık Cengiz yukardan aşağıya küfür ede ede geliyor. Onlar da Cengiz’e küfür ediyor. Gerçekten sadece üç kişi kalmış bağların önünde; onlar da bizim emsallerimiz.
Cengiz bunlara;
’’erkekseniz gelin!’’ diye meydan okuyor.
Onlar da,
’’bak geliriz ama kaçmak yok!’’ diyorlar.
Cengiz,
’’erkekseniz de haydi gelin de göreyim!’’ diyor.
Bunlar sopalarını hazırlayıp geldiler tam tarlaya girince bizler her birimiz bir köşeden çıktık; bunları kıstırdık. Birbirimizi ite kaka biraz boğuştuk. Delil’le Hüseyin eşleşmiş; Hüseyin’in elinde bir çubuk var. Delil elinden almak istiyor o da vermemekte direnirken Hüseyin’in alnı biraz çizildi, kan geldi. Hüseyin kanı görünce başladı ağlamaya, biz de alnından kan geldiğini görünce korktuk ve kaçtık. Şimdi Amoja WEYWʒye de bir şey söyleyemiyoruz. Fakat Hüseyin avazı çıktığı kadar bağırıyor ve yardim istiyor. Eh şimdi takviye güç gelirse biz yandık!
Ben ’’haydi eve gidelim’’ dedim.
Mazlum,
’’nereye gidiyorsun ? Duymuyor musun(?) Hüseyin köyden yardım istedi, onlar şimdi aşağıdan yukarıya gelecekler. Biz gidersek onlarla yolda karşılaşırız, bizi bir güzel döverler. Beni dinleyin korkmayın, haydi gelin benimle’’ dedi. Bizi Wos gillerin evine doğru götürdü.
Ben,
’’nereye gidiyoruz evin yolu buradan gitmiyor’’ dedim.
Mazlum,
’’yahu hele sus. Ben biliyorum. Önce biz Apê Yaqûp gile gidek, su içmeye geldik diyek. Orada bakarız eğer kimse yoksa, ses seda da gelmiyorsa, Cengiz’i bırakırız. Şayet bir şey olursa Apê Yaqo var yanımızda kimse bir şey yapamaz. Oradan Amoja Fidan’ın evine gideriz. Orada ortalığı kolaçan ederiz yine kimse yoksa oradan eve kaçarız’ dedi.
Müthiş bir plan, aynısını uygulayıp eve vardık. Zekice bir plan bir çocuk için. Ve tüm arkadaşlarına bir zarar vermeden evlerine teslim ediyor. Tabi bu arada bağ bekçiliğini korkudan bırakmış kaçmışız! Bize neden bağı bırakıp geldiğimizi soranlara da yalanlar uyduruyoruz. Yani kavga ettiğimizi kimseye söylemiyoruz. Çünkü Mazlum bizi tembih etmiş ’’sakın kavga ettiğimizi kimse duymasın’’ demiş. Kavga ettiğimiz çocuklar da bizim kirvelerimiz, biri Mazlum’un teyzesinin oğlu, benim de halamın oğlu. Bize kızarlar. O günü yalanlarla atlattık. Büyükler yalanlarımızı ve bu hareketlerimizi aptalca görmemelidir; çünkü gördüğünüz gibi çocukların günlük davranışları, eylemleri, yanlışları, taktikleri ve stratejileri büyüklerin gerçek yaşamının çocuklara yansımasıdır. Çocuklar şiddeti yoktan öğrenmediler, var olanı taklit ediyorlar. Yaşam yüz yıllarca bu taklitlerin tekerrürü şeklinde devam etmiştir. Bu iç şiddetin hazzı veya acısı nesilden nesile intikal etmiş, en ufak bir farklılık şiddetin nedeni olabilmiştir.

Mazlum’la birlikte Karakoçan’dan BADRAN köyüne bir kooperatifleşme örgütlemesi işi için gidiyorduk. Yolda kendi özel yaşamından bir anısını anlatmıştı. (Badran’na gidişimizin de bir hikayesi vardı, ilerde anlatacağım) İlkokulda bir kıza aşık oluyor. Çocukluk aşkı. Bir türlü kızla konuşamıyor. O dönemde okullarda dahi kızlar ve erkekler ayrı ayrı guruplar halinde gezerlerdi.
Nasıl ki keçilerle koyunlar aslında beraber otlatmaya çıkıyor. Fakat keçiler ayrı otlar koyunlar ayrı otlar aynen öyle. Bizim Karaoğlan kızla konuşmak için yine bir plan devreye sokar. Yani bir bahane, bir vesile bulmaya çalışıyor.
Eskiden akşam paydosundan sonra sınıfın temizliği için nöbetçi bırakılırdı. Bir gün nöbet sırası bizim Karaoğlan’ın aşık olduğu kıza geliyor. Bizim Karaoğlan planını devreye sokuyor. Okul akşam paydosuna girince, kız nöbetçi kalıyor, herkes sınıftan ayrılıyor, bizim Karaoğlan da ayrılıyor, tekrar geri dönüyor kitabını masanın gözünde bırakmış, yani kitabını unutmuş bahanesiyle. Sınıfa geri döndüğünde kız tek başına temizlik yapıyor. Bizim ki kitabını aldıktan sonra pencereyi açıyor, sanki biri pencerenin altındaymış gibi konuşuyor. Oysa kimse yok. Kız sınıfı süpürmüş tam onun konuştuğu camın yanına geliyor. Ve bizimkinin çekilmesini istiyor. ’’Çekilir misin(?) burayı süpüreyim’’ diyor. Bizim Karaoğlan kızın bu konuşması üzerine diyalogu yakalıyor; bir daha da bırakmıyor. Böylece kızla konuşmaları devam ediyor. Harikulade bir yönteme başvurduğu belli. Gerçekten bir kızla konuşmak o kadar da kolay bir iş değildi. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir yasak vardı. Bu da bambaşka bir yasak! Kızın anası, babası bir yana, yedi sülalesi işe karışırdı. Namus elden gidiyor ya! (bırakın kızın elini tutmayı, olay bir kaç kelime konuşma veya en fazla bir kibrit kutusu içinde mektup sunma.) Kadınları sadece seks kölesi olarak gören Arap kültürü kadın konusunda sicili temiz olan Kürtleri nasıl bu hale getirmişti? Burada da şimdi Arap kültürü at koşturuyor.
Yeri gelmişken neden bunu söylediğimi size İsmet Şerif Vanlı’nın yurt dışında yaptığı araştırma sonucu yayınladığı kitabından bir örnek vereyim.
Seyyah, araştırmacı yazar ve bestekâr İtalyan PIETRO DELLA VALLE, 17. Yüz yılın başlarında, bir uçtan bir uca Doğu’yu gezmiş. Bu gezilerde kaleme aldığı kitabında şöyle anlatıyormuş Kürt kadınlarının durumunu:
" ...Bu soylulardan daha güçsüz olanları himaye altında yaşamak ve ölümle başsız kalan yönetimleri miras alıp hayat boyu sürdürmekten memnundurlar. Oturdukları yapılar, Türk ve İranlılarınkine benzer fakat daha büyüktürler. Kadınları şehirlerde serbestçe yaşarlar; örtüsüz, peçesizdirler ve fark gözetmeden içtenlikle yabancı ve yerli erkeklerle görüşürler, konuşabilirler.
( İ. Şerif Vanlı. Batılı Eski Seyyahlar Gözüyle Kürtler ve Kürdistan. Saf. 30 ) "

Burada bir yorum yapmama gerek yok herhalde, hatta bir kaç yüz yıl geçmesine rağmen içinde olduğumuz durum ortada.
Yahu be kardeşim, gerçekten yasaklı coğrafyada çocuk olmak öyle de kolay bir iş değil. Hele bu toplumda sıra dışı olmak daha da zor bir iş olması gerek. Dünyada yaşayan çocuklara göre çok geriden her şeye başlıyorsun; yani maça 5- O mağlup başlıyorsun. Bakın sen ilkokula başladığında, seninle beraber batıda başlayan çocukla ne kadar fark var aranda? Yasaklı coğrafyadaki çocuk 5 yılda ancak kendine yabancı olan Türkçeyi öğrenebiliyor. Batıdaki çocuklar dili bildiği için, matematik, tarih, coğrafya v.s. öğreniyor, bizim çocuklar daha dili doğru dürüst öğrenemiyor. Daha vahimi yasaklı coğrafyadaki çocuklara entegrasyondan ziyade asimilasyon dayatılıyor. Peki, Adalet bunun neresinde? Burada adaletten ziyade detaylarındaki şeytanı aramak daha doğrudur. Görüldüğü gibi hayatın her alanında fırsat eşitliği yok; biri diğerinden 5 - O ileride başlıyor.


Şimdi ana dil lafı söz konusu olduğunda ileri sürdükleri tez ‘’siz bu ülkenin asıl unsurusunuz azınlık değilsiniz, dil sorunu azınlıklar sorunudur’’ diye kendilerine bilim adamı diyen kocaman adamlar insanin gözünün içine bakarak tekrarlayıp duruyorlar. Bizim aptal olmadığımız beli. Onların ne olduğunu insanların karar vermesi daha doğru olur.
Zaten tarihe bakıldığında bu topraklara yüz yirmi beş bin peygamber gelmiş deniliyor ve bununla övünülüyor. Bence üç beş bilim adamı gelseydi bugün herkes başka konumda olacaktı. Burada da anlaşıldığı gibi bu coğrafyada eğitim veriliyor peşinde öğrenim devreye giriyor. Zaten ismi üzerinde " eğitim ve öğretim" diye devam ediyor. Eğitilen insandan da böyle bilim adamı çıkıyor!
Bu bilim adamları değil miydi şurada bir kaç sene önce ‘’Kürt yoktur, bunlar dağ türküdür, karın üzerinde gezdikleri için karda " YÊRXUÇ " olduğu için batıp çıktıklarında ‘kart kurt’ ses çıktığından dolayı bunlara ‘Kürt’ denilmiş. Böyle bir tahlil ve bilim nerede(?) varmış insan çok merak ediyor. Bunlar olsa olsa esir adamlar olur, bilim eksikliği değil fazlalığı gerektirir. Çünkü bilimin ırzına geçme var burada. Bilim özgürlükçüdür, sıra dışılıktır. Eski köye yeni adet getirendir. Dokuz köyden kovulandır.
Bir de bir kardeşlik hikâyesidir gidiyor! Her hakkı zora dayalı gasp edilmiş, kapı dışarı edilmiş sefil bir bicinde artıklarla geçinmeye çalışan bir konumda. Digeri her şeye sahip zevk ve sefa içinde. Bu neden(?) böyle denildiğinde biz kardeşiz deniliyor. Ne biçim kardeşlikse! İnsanin tepesini attırıyorlar, yani zorla insani kötü söyletmeye tarik ediyorlar. Fakat biz yine tahrik olmadan onlara bir yanıt verelim.
Ben bir tiyatroya gitmiştim, orada iki kişi saraya damat olmuştu. Biri bir bacıyla evli, diğeri diğer bacıyla evli, yani iki bacanağın sarayda geçen yaşamı konu ediliyordu.
Sarayda her şey var, hizmetçiler kol geziyor. Sabah kahvaltıları hazırlanıyor, kuş sütü bile var. İki damat sabah kalkar; el yüz yıkanır tıraş olunudur. Kahvaltı masasına oturmaya sıra gelince, büyük damat hemen kahvaltı masasına oturur! Küçük damat kahvaltı masasına gelince büyük daman hemen müdahalede bulunur, ‘’sen bekle ben yiyeyim sen sonra önümde kalkanı yersin’’ der. Bu uzun zaman böyle devam eder. Küçük damat sesini çıkarmaz. Bir gün küçük damat kararını verir ve buna gereken cevabın verilmesinin zamanının geldiğini düşünür. Hazırlıklı bir şekilde kahvaltı masasına gider.
Büyük damat iştahla kahvaltı ediyor. Küçük damat masaya hamle yapar, büyük damat yine karşı koyar; ‘’dur bekle önümde kalkanı yersin’’ der.
Küçük damat sinirle cama yönelir. Camdan dışarıyı seyreder. Büyük damat alaylı bir şekilde, ‘’dışarıda ne var o kadar dikkatlice dışarı bakıyorsun?’’ diye sorar.
Küçük damat ‘’dışarıda hava soğuk, kahvaltıdan sonra sakın unutmayasın, benimkini arkana almadan çıkma’’ der.
Orada büyük damat işin artık ciddi olduğunu hemen anlar. bu kardeşlik hikayesi de aynen bu hikayeye benziyor. Biz yine konumuza devam edelim.

Tekrar kaldığımız yerden devam edelim. Ben okula başlayalı bir kaç hafta olmuş. Bir de halsizlik ve bitkinlik var. Çünkü dikişlerim tekrar açıldı! Okul dağıldığı zaman ben biraz geç çıkıyorum itişmeler kakışmalar oluyor diye.
Bir gün akşam okul dağılırken, Berber Musa’nın dükkânının köşesinde bizim Karaoğlan ve yanında biri ile beklediklerini gördüm. Dağılan öğrencilere bakıyorlar. Beni görünce hemen yanıma geldiler.
Mazlum,
“biz de seni bekliyorduk, sen nerede ev tutmuşsun? Biz evin yerini bilmiyorduk” dedi.
Yanında duran arkadaşının siması çok yabancı. Aynı zamanda bizim o yörenin insanına benzemiyor. Üstelik şivesi de değişik. Beyaz tenli bıyıkları dudaklarından aşağı dökülmüş yakışıklı bir bey. Yasça da 26, 27 civarları, yani yaşça da biraz büyük.

Mazlum bana dönerek,
’’seninle bir şeyler konuşmak istiyoruz’’ dedi.
Ben,
’’olur, tabi ki konuşalım. Eve gidelim’’ dedim.
Mazlum,
’’yok önce burada bir şeyler yiyelim, içelim, hem de konuşuruz sonra gideriz’’ dedi.
Meğerse onlar da yeni gelmiş. Eski Kiğı garajında bir restoran vardı, oraya oturduk yemek yedik ve konuştuk.
Mazlum,
’’bu arkadaş, benim öğretmen arkadaşım, Karakoçan’a depo tayini çıkmış. Bir aya kadar nereye kesin gideceği yer belli olur. Fakat kalacak bir yeri yok, Tayini çıkıncaya kadar senin yanında kalabilir mi’’ dedi.
Ben,
’’abi benim için bir sorun yok. Yalnız biliyorsun Nene yanımda O’nu ikna etmemiz lazım’’ dedim.
Mazlum,
’’Sen Nene`yi bana bırak, ben onu ikna ederim’’ dedi.
Biz o Öretmen dediği insanla beraberce Karşıyaka Mahallesi’nde kiraladığımız XELÎL’Ê MESAN’ın evine doğru yola çıktık. İçeriye girdiğimizde, Nene Torun’unu görünce pek sevindi. Bir de o yıl üniversiteyi de kazanmış, herkes onun torununun başarısından bahsediyor. Nene’nin keyfine diyecek yok.
Mazlum lafı getirip götürdü bana anlattığının aynısını neneye de anlattı. İşi bağladı. Fakat yeni arkadaş hiç bir kelime bile konuşmuyor. Sus pus bir adam. Ancak bir şey sorarsan çok kısa cevap veriyor. Bir tuhaflık var. Ama ortada Mazlum da var. Öğretmen dediği arkadaşın bir de ufak bir valizi var yanında.

Ben öğretmen arkadaşın ismini sordum.Önce söyle biri birini yüzüne baktılar.
Mazlum hemen’’ HASAN’’ dedi.
Ben de ’’Hasan Abi’’ deyip duruyorum. Zaten bir daha da biz Hasan Abinin gerçek ismini hiç öğrenemedik. Doğrusu çok da gerek görmedik uzun zaman beraber çalışmamıza rağmen. Hatta bir ara ben bunun izini İstanbul’da sürdüm; eski Elazığlı arkadaşlara sordum. İstanbul’da olduğunu öğrendim. Fakat bir türlü izini bulamadım. Çünkü gerçek ismini bilmiyordum.
Mazlum bana dönerek,
’’bu adama dikkat et, ben bir ay sonra gelirim. Zaten o zamana kadar tayını çıkmış olur. Benim bir kaç gün içinde tekrar Ankara’ya dönmem lazım’’ dedi ve bizden ayrıldı.
Ben de adamın öğretmen olduğuna inanmışım. Normal bir öğretmen günlük nasıl yaşar, o da öyle yaşar diye düşündüm. Sabahleyin okula gittim. Okul dönüşü eve geldim. Benim adamım akşam nasıl yatağa girmişse yine öyle yatakta uzanmış bir şekilde kitap okuyor.
Nenem,
’’ya bu adam hiç yataktan çıkmadı. Ne yiyiyor ne de içiyor. Ben kendisine kahvaltı hazırladım, yemedi’’ dedi.
İşin ilginç yönü adam Kürtçe bilmiyor; Nenem Türkçe bilmiyor. Bir odanın içinde bırakıp okula gidiyorum. Ben kafamda bu muammayı çözmeye çalışıyorum. Bir yandan da ’’bu nasıl işti Mazlum yaptı?’’, diğer yandan ’’bir bildiği var’’ diyorum ve adamı çözmeye çalışıyorum.
Sonra nenem,
’’bu adam üstünü de çıkarmıyor, üstüyle yatıyor’’ dedi.
Ben, ’’nasıl yani?’’ diye sordum.
Nene, ’’bayağı üstüyle yatıyor’’ dedi.
Ben iyice kuşkulandım. Bu ne biçim adam? Hani bu okumuştu. Bir yandan da hiç kitap elinden düşmüyor. Bu bir kaç gün böyle devam etti. Fakat akşamları derslerimde bana yardımcı oluyor, belli ki zeki biri. Ben lisede fen bölümünde okuyorum. Adam zehir gibi, bilgili ve kültürlü olduğu belli.
Bir gece tuvalete gidince, ben O’nun yatağını, yorganını kaldırdım, altına baktım. Ne göreyim! Map marka siyah bir silah! Ve bende jeton düştü. Vay be(!) MAKLİ neler(?) çeviriyorsun. Ben hemen adamın valizine yöneldim giydiği elbiseler dışında bir adet gömleğinden başka hepsi yasaklı sol kitaplar olduğunu gördüm. Kendi kendime ’’yahu bu tam anarşistmiş(!)” dedim.
Ben adamımı çözdüm. İşi kavradım hiç kendisine çaktırmıyorum; saf ayaklarındayım. Mazlumun bana söylediklerinin satır aralarında ne demek istediğini daha iyi çözdüm.
Biz başladık beraberce yaşamaya; hem derslerimde yardımcı oluyor hem de sol kitaplar okuyoruz. Sosyalizmin Alfabesi’nden başladık; bana hem okuyor hem de anlatıyor.
Bilmem bu gün kaç kişi o kitabi okuyor; veya okumuş. Şu anda siyaset yapanların çoğu o kitaplardan bile haberleri yok. Oysa biliyorsunuz Abdullah Öcalan bir kitabında ‘’ben ilk Sosyalizmin Alfebesi’ni okuduğumda, bu kitaptan sonra ’aha Muhammed kaybetti!’ dedim’’ diye anlatıyor. Bir ikinci konu tek başına kitap okumaktansa bir kaç arkadaşın beraberce kitap okuması kadar güzel bir şey yok. Bu okunan kitaplar hiç bir zaman unutulmaz; çok verimli olur.

DEVAM EDECEK
 

Süleyman Doğan

08.10.2010 / Gomanweb


SÜLEYMAN DOĞAN'IN TÜM YAZILARINA BU LİNKİ TIKLAYARAK ULAŞABİLİRSİNİZ >>>