Müzik-Video

Konuk Defteri

İletişim Formu

 

 

Sivas Şehitleri

 

 

1 Ocak 2007 Tarihinden İtibaren HİT

rüçhan manas

17 01 2009

hale özgür kıyıcı
d–2 101 hasımlılar,
siyasi kadınlar koğuşu.
sağmalcılar/istanbul

 
1970 yılının soğuk bir kış günü kalorifer arızalanmış, suat abla (derviş) ile kara kara düşünmeye başlamıştık. “ördek soba” tabir edilen sobayı almayı ve kurmayı düşünürken, m. lütfi gelmeden bu işleri becerip halletmeyi düşünmek sanırım bir kaç saatimizi almıştı. ikimiz de beceriksiz idik bu konularda. nereden alabileceğimizi bile bilmiyorduk. sonuçta sobamızı kurmuş, 2 çeki odunumuzu bile almıştık.

m.lütfi, itü’nün inşaat fakültesi lokalinde 16.30’da buluşmak üzere evden ayrılmıştı. lokali işleten enver nalbantoğlu’nun bulunduğu binaya geldiğimde, kıyıcı’yı göremeyince anlamıştım, yine gözaltına almışlardı. (randevusuna bir kere geç gelmişti, ışıtan gündüz ve ışıl bu konuyu çok iyi hatırlarlar.)
birinci şubenin bildik polisleri, “on dakikalık bir iş… savcı emri var, yoksa yarını beklerdik.“ diye ısrar etmişler. o da üstündekileri bırakmak şartıyla gitmeyi kabullenmek zorunda kalmış. üstündekileri nahit’e bırakmış ve “on dakikalık bir iş!” için gitmek zorunda kalmış. (meşru müdafaanın başladığı bir dönemece girilmişti.) her zamanki gibi cezaevi…
 
edip’in (sakarya) bana doğru yürüyüşünden belli idi bir şeyler olduğu. edip, dev-genç istanbul bölge yürütme saymanı idi. yol arkadaşımızdan öte yoldaşımızdı. edip’le beraber sirkeci’nin yolunu tutmuştuk. o dönem 1. şube şimdiki adliye binası idi. sansaryan han… kapıdaki nöbetçi polise eşimi sormaya geldim desem, beni içeriye sokmayacağını biliyordum deneyimlerimden. 1. şube müdürü ile randevum olduğunu söyleyerek buyur edilişime edip şaşırmış, beni aşağıda beklemesini söyleyince de hiddetlenmişti. cihan’ı da (alptekin) gözaltına almışlardı.
 
üst kata çıktığımda 1. şubenin kapısını açan polis memuru habib’in hayretler içinde yüzüme bakışını unutamam. her olaydan sonra m. lütfi’nin gözaltına alınmasından, sorgulanmasından bıktığımızı anlatırken, 1. şube müdürü ılgız aykutlu’nun sesinden anlamıştım ki kıyıcı’yı ankara göndermişlerdi. ”hale, ankara’dan istediler. kıyıcı şimdi uçakla ankara yolunda!” (bana yalan söylediklerini daha sonra m. lütfi anlatmıştı. benim avaz avaz bağrışımı telefonlu hücreden başındaki memurlarla birlikte duyuyormuş.) 12 mart öncesi ankara adliyesindeki, dev-genç tutuklaması…
 
kös-kös aşağıya inmiştim. edip’le galata köprüsünü yürürken benim ankara’ya gideceğimi anlamış olmalı ki; ”otobüsle mi, trenle mi gitmek istiyorsun?”
suat ablayı da alıp ankara yollarına düşmüştük. suat ablayı almadan gitmek mümkün değildi.
 
bavullarımızı da büyük bir itina ile hazırlamış, m. lütfi için özel alışverişe çıkmıştı. zira kıyıcı her cezaevi çıkışında tüm eşyalarını içeride kalanlara bırakırdı. adettendi.
 
siyasal bilgiler fakültesi yurduna gittiğimizde, her zamanki gibi rüçhan’ı aramıştık. dev-genç’in tutukluları ile rüçhan ilgilenir, cezaevine yemekleri götürür, avukatlar ile ilişkileri sağlar, cezaevinde bulunan arkadaşların dosyaları, tüm ihtiyaçları ile rüçhan ilgilenirdi. ankara merkez cezaevinde yatıp da onu tanımayan ve sevmeyen yoktur. dev-genç’in hukuk bürosundan bazı arkadaşlarla birlikte o sorumlu idi. biz şekibe ablalara (çelenk) giderken, canım rüçhan ankara adliyesinin yollarına düşmüştü.
 
sıra neferi sıfatı erkeklere özgü sanılır. yanılırlar…
 
oğlumuz sinan taylan’a 2 aylık hamileydim. bunu suat abla bile bilmiyordu.
 
yanık bir sesi vardı. azeri türkülerini onun sesinden dinlemek insana huzur verirdi. güleç yüzü, bakımlı saçları, esprileri, kendisine yapılan kötülükleri bile karikatürize ederek anlatışını sanırım herkes anımsar.
thkpc davasının ilkinde yargılanmıştı.
 
sonraları maltepe, selimiye ve bayrampaşa cezaevlerindeki yıllarında kendisine yapılan haksızlıklar, ona migren hastalığı denen illeti getirmişti. sanırım bu konuda söyleyecek çok lafı vardı rüçhan’ın… bir gün bile bu konudaki acımasızlıklardan bahsetmedi.



 

12 mart cezaevi günlerindeki yaşamını, cezaevi sonrasındaki yaşamını anlatabilmek sanırım zor…
 
cezaevinde oğlum sinan taylan’a olan ilgisi hep anılarımda… altını temizlerken gül suyunu ihmal etmeyişi, avluya çarşaf yayıp sinan taylan’ın beğciklemesini seyrederken, leyla’nın sinan taylan’la beraber yuvarlanışını, attığı kahkahalarını unutmak mümkün mü?
 
kızıldere’de katledilen sinan kazım özüdoğru ile nişanlı idi rüçhan.
 
nasıl birbirlerini seven iki insandı onlar…
 
aşka ait ne kadar türkü varsa bilirdi rüçhan…
 
m. lütfi’nin ankara’da tutuklu olduğu günlerde, siyasalın kız yurdunun girişinde hüseyin’in (cevahir) m. lütfi’den getirdiği haberleri beraber dinlemiştik. o gün tahliye olmuştu hüseyin. suat ablayı mülkiyelilerin oteline yerleştirmiş, biz de sabahlara kadar sohbet etmiştik.
babası, benim babam gibi subaydı. bu subay kızlarının başkaldırışını tartışmıştık.
 
cezaevinde bizim koğuşa gelen maddi yardımlar daha fazla idi. erkekler koğuşuna dayanışmayı rüçhan örgütlemişti. zeytinleri bile tane ile dağıtırdı. yeter ki erkek arkadaşlarımıza biraz daha fazla destek olalım diye.
 
canım rüçhan; seni çok özlüyoruz.
 
1978 yılında cezaevinden çıktığın zaman saçların beyazlamıştı. yurt dışına çıkarken seni görmüştük. mutluluğu yakalamıştın isviçre’deki evliliğinde ama o mutluluk da çok az sürdü, eşini kaybettin. türkiye’de yaşamak istiyordun, o da olmadı.
 
rüçhan, sana m. lütfi ve sinan taylan’la bir şiir gönderiyoruz. eminim okuyup çok seveceksin. sinan taylan 38 yaşında. cezaevinde ördüğün tulumu saklıyoruz.
 
 

(…)
vurulsam kaybolsam derim,
çırılçıplak, bir kavgada,
erkekçe olsun isterim,
dostluk da,
düşmanlık da.
hiç biri olmaz hâlbuki
geçer süngüler namluya.
başlar gece devriyesi jandarmaların…
(ahmet arif)
 
 

seni evrene uğurlarken sevdiğin türküleri dinlemek bize huzur verdi. arkadaşlarımız evrende seni karşılarken, eminim şu lafları ettiler:
 

”türkülerini ve güleç yüzünü özlemiştik rüçhan, hoş geldin.”

ya biz, rüçhan,
bizlere çok erken elveda dedin.

not: ilk kez “yeni harman dergisi“nde yayınlanmıştır.

***

darbelerden bir demet: 12 mart ve nazife

18 01 2009

hale özgür kıyıcı
d–2 101, hasımlılar
siyasi kadınlar koğuşu
sağmalcılar/istanbul

 
yıllar, yıllar geçer ve bir gün ta uzaklardaki bir zamandan bir fotoğraf görürsünüz. yirmili yaşlar. fidan gibi genç kızlar. bayrampaşa cezaevinin siyasi kadınlar koğuşunun avlusu. inadına gülümseyen. “ben iyiyim, merak etmeyin!” diyen yüzler. belli ki “dışarıya” gönderilecek…
 
rüçhan’ın ölümü nedeni ile ınternet sayfalarında yayınlanan fotoğraftan bahsediyorum. biri var orada aramızda. ben size onu anlatmak istiyorum.

ilk günlerin kargaşasında kimin, kim olduğunu anlayamazsın. gerçi, hangi gruptan olursa olsun örgütlü kişileri tanırsın. diğerlerini duruşundan, konuşurken kullandığı terminolojiden vs.
 
selimiye askeri cezaevinden, sağmalcılar cezaevine sevkimiz yapılmıştı. adli tutuklularla aynı koğuşu paylaşırken bizi, d–2 101 hasımlılar siyasi kadınlar koğuşu diye tanımladıkları bir koğuşa nakletmişlerdi. 6–7 kişiyken 256 sanıklı davanın konuklarının gelmesi ile nerdeyse yatacak yer bulunamaz olmuştu. gelenlerin içinde subay eşleri de vardı. thkp-c’ ile aynı güneşte çamaşır kurutmuş olmakla suçlanan bir yığın insan tutuklanmıştı.
 
espriyi bir yana bırakırsak gerçekten manzara vahimdi… ziverbey köşkünün ev sahipleri, iyi çalışmış, işkencehanelerinin tezgâhından geçmeyen kalmamıştı. (işkence görmeyenleri de nasıl misafir ettiklerini, nasıl gönül ilişkisi kurduklarını, kendileri ile uzlaşanları, yer gösterenleri, anılarından-internet sayfalarından okuyup yıllar sonra öğreniyoruz. bir gün şaşırmamayı da öğreneceğiz herhalde.)
 
kimse tanımıyordu nazife kaya’yı. aramıza karışmış yaşayıp gidiyordu. zaman geçer. her ay gönderilen “tutukluluğun devamına “ evrakları da zamanını doldurur. iddianameler dağılır. kimin, kim ve ne olduğuna, en keskin görünenlerin sorulmayanları bile anlattıklarına şahit olduğun bir süreçte savunma hazırlıkları başlar. stres basar insanı. yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali herkesin bir “mazereti “ vardır.
nazife, ankara’dan filiz yılmaz (eren) ile beraber gelmişti. maltepe askeri cezaevinden firar eden cihan, mahir ve ömer’e yardım ve yataklıktan tutuklanmıştı. bu traji-komik anı sanırım tutuklayanların da ruh halini anlatır, darbecilerin formasyonunu da…
 
siyasetle hiç alakası olmayan ve ankara’da bir gece kulübünde çalışan nazife’nin bir sevgilisi/dostu vardır. günün birinde adanalı pamuk tüccarı ağa ile tanışınca, eskinin hükmü kalmaz. yeni tanıştığı ağa, çoğunlukla adana’da yaşadığı için, sevgili trafiğini idare eder. adanalı ağa, sık sık ankara’ya gelmeye başlayınca karışıklıklar başlar. trafik karışır. bahaneler yetmez hale gelir. ferasetin de bir sınırı vardır.
 
mahirlerin, cihanların maltepe cezaevinden firar ettiği günlerdir. gazetelerden cihan’ların firarını okuyunca, eski sevgilisine eve gelmemesini, cezaevinden kaçanların evine zorla girip annesini rehin aldıklarını, 2-3 gün sonra onların gideceklerini, bu zaman diliminde eve uğramamasını sıkı sıkı tembih eder. adamcağız inanır. ancak zaman, muhbir vatandaşlığın itibar gördüğü, teşvik edildiği bir zamandır. adam, doğruca ankara sıkıyönetim komutanlığına gidip ihbarda bulunur. sevgilisini kurtarmak boynunun borcudur aklınca. her taşın altında firarileri arayan görevliler, cemselere bir bölük askeri doldurup yola çıkarlar.
 
nazife’nin evi basılır ve adanalı pamuk tüccarı ile beraber gözaltına alınır. malum yerde misafir edilir. adanalı aynı zamanda, nasıl oluyorsa abdestinde-namazında da bir adamdır. her namaz vakti geldiğinde görevlilerden izin istemek için ayağa kalktığında dayak yer. bilinen bir şey vardır, sorguda/işkencede… militanlara kendisinden önce çözülenlerin itirafları; ”biz zaten her şeyi biliyoruz. bak ahmet bunu dedi, mehmet şunu dedi, boşuna kendini de bizi de yorma!” metodu, iyi polis-kötü polis klasiği vs uygulanır. konuşan ama örgütsel hiçbir şey söylemeyen ise “acaba”larla doludur. hiçbir şey bilmediği anlaşılana kadar epey işkence çeker. sorgucu için sorun, atlatılma endişesi ile yeni bir bilgiye ulaşabilmek arasındaki gidip gelmelerdir.
 
filiz’le beraber aynı hücreyi paylaşan nazife’nin anlattıkları/itirafları da fayda etmez ve “(…) bu o….. çocuğu bizi namazla kandırmaya çalışıyor, konuşturamadık da. kaçışı bu organize etmiştir!” diye yapılan işkencelerden bitap düşen adanalı pamuk tüccarının 256 sanıklı thkp-c davasında hazırlık soruşturmasındaki yeri bu hovardalığından kaynaklanıyor. sanırım bu zamparalık ona çok pahalıya mal olmuştur. şimdi ne yapar, nerede yaşar bilemem ama filiz’le ne zaman buluşsak kulağını bir çınlatırız.
 
soruşturmayı yürüten askeri savcılar hâkim yarbay naci gür, hâkim yarbay süleyman yıldıran, hâkim yarbay hanefi öncül, dz. hâkim kd. binbaşı irfan avunduk iddianameyi hazırlarken nazife kaya ve adanalı pamuk tüccarından bahsedememiş bile… en azından kovuşturmaya yer olmadığı doğrultusunda iddianamede yer verebilirdi. kovuşturmaya yer olmadığı doğrultusunda 101 kişinin ismi yer alırken, bu komediyi atlamalarının bence tek nedeni; tarihe geçmesini istememeleri.
 
12 mart darbecilerini, cıa-mossad’ın ne hale düşürdüğüne bir bakın. yalakalık sınır tanımıyor. nazife kaya’nın varlığını ispat edeceğimiz cezaevi avlusunda çekilen fotoğrafa her baktığımda düşüncelere dalar giderim… bizi bu aklı-evveller nasıl esir aldı diye. bu ülkede yaşamadık mı yaşı 17 olup da idam edilenleri? 12 mart–12 eylül darbecilerinin yargılanacağı günü beklerken teker teker göçüp gidiyoruz. bu da çocuklarımıza mirasımız mı olacak? “askeri iç hizmet” geleneği, anayasa’nın hep üstünde mi olacak?
 
filiz eren yılmaz; sosyoloji-tiyatro eğitimi aldığından, anlatımlarında mimiklerini çok iyi kullanırdı. nazife; ”ben bir yalan söyledim, kaç aydır buradayım. bu adamlar gerçekten çok safmış. anlatılan masala inanıp cemseler dolusu askerlerle evi basıp bizi buralara kadar getirdiler. hadi ben neyse de adanalının hiçbir suçu yok. gerçekten beş vakit namazında, yapılan işkencenin haddi-hesabı yok.” derken darbecilerin-işbirlikçilerinin ne kadar zavallı olduğunu kendi dünyasında çözümleyivermişti.
 
12 mart anlatılırken kim bilir bu anı gibi yazılmadık kaç anı vardır. 12 mart’ın süreci-cezaevi günleri ve sonrasını yazmaya devam edeceğim. matilda gökçeli’nin (yaşar kemal’in eşi) mektuplarında şefika, araru, ateş ve arzu’nun cezaevindeki yaşamlarını anlattıktan sonra “bu isimler kimin kod adı” diye sıkıyönetim görevlilerinin yaptığı soruşturma sonucunda karşılarına çıkan canlılar kimdi biliyor musunuz? tilda’nın sevimli kedileri…
işte bizi bunlar astı, bizi bu soğuk savaş paranoyasına kapılmış zihniyetteki adamlar sokak ortasında kurşunladı, öldürdü, öldürttü. havan topuyla, makineli tüfeklerle bu adamlar yok etti. şimdi gençlikten medet umanlara benden bir uyarı: elinizi genç insanların üzerinden çekin. o gençler akıllandı. siz iktidar olacaksınız diye, siz darbecilik oynayacaksınız diye telef olmayacaklar. hala darbeleri savunan varsa…


 not: ilk kez “yeni harman dergisi“nde yayınlanmıştır.

--------------
 
17 Ocak 2009 Cumartesi

GÖNDEREN: Mehmet Atak

18.01.2009 / Gomanweb

  Müzik-Video

Konuk Defteri

İletişim Formu